dimanche 7 octobre 2018

Festival du Livre de Mouans-Sartoux 2018 : Bernard Werber et ses vies antérieures


Les rencontres avec Bernard Werber constituent toujours des événements-phares : il présentait aujourd’hui, au Festival du Livre de Mouans-Sartoux, son dernier roman, La Boîte de Pandore.
Le sujet : un professeur d’histoire, Toledano, suite à la pratique de l'hypnose régressive, revoit le film de ses vies antérieures…




Plutôt que de procéder à l’analyse littéraire de son roman, l’auteur a choisi de nous en livrer les arcanes en témoignant sur sa propre expérience de l’hypnose régressive : c’est ainsi qu’il  a raconté deux de ses expériences de « vies antérieures » : l’époque où, au XIIe siècle, il était un archer anglais engagé dans une guerre dont il ne connaissait ni les tenants ni les aboutissants et une autre, en 330 Av. J-C, où il s’incarnait dans une femme vivant dans un harem en Egypte mais délaissée par son sultan et se livrant avec un eunuque à l’observation des étoiles !




111 Vies antérieures !

Bernard Werber affirme avoir vécu 111 vies et se trouver dans la 112ème. Mais la plupart de celles qu’il a revues, dit-il, n’étaient pas très intéressantes et surtout passablement ennuyeuses. Il précise que certaines d’entre elles sont traumatisantes et ne donnent pas envie d’aller leur rendre visite mais que l’on peut en tirer des enseignements précieux afin de mieux comprendre notre vie présente ; c’est parce qu’il regrettait, dans ses précédentes existences, de n’avoir appris ni à lire ni à écrire qu’il est devenu écrivain dans sa vie actuelle…
Bernard Werber croit en l’hypnose régressive, du moins pour lui-même, car il clame haut et fort ne détenir aucune vérité.

Aux sceptiques de la salle ne partageant pas ses convictions, il répond par une pirouette en affirmant que l’hypnose ne marche que si l’on y croit…

Nulla dies sine linea

Il écrit chaque jour de 8h à 12h30, ce qui lui permet de publier un livre par an. Il affirme beaucoup retravailler et peaufiner ses écrits, dont il n’apprécie pas toujours le premier jet : « Chaque fois que je fais un livre, je fabrique un monde, il s’effondre, je répare » commente-t-il. Son souhait n’est pas seulement de distraire le lecteur mais aussi de lui apprendre "quelque chose" et de le faire réfléchir.

A la fin de la causerie, Bernard Werber demande au public : est-ce que je n’ai pas été trop délirant ? Mais non, cher écrivain, continuez à « délirer », pour le plus grand plaisir de vos lecteurs et lectrices !







samedi 18 août 2018

Gisèle Durero-Koseoglu : mes livres sur Istanbul (vidéo)


Présentation de mes livres sur Istanbul
Romans : La Trilogie d'Istanbul : Fenêtres d'Istanbul, Grimoire d'Istanbul, Secrets d'Istanbul
Essai : Mes Istamboulines
Théâtre : Janus Istanbul
Essai : L'Homme qui assassina, Claude Farrère

Musique de la vidéo : Erol Koseoglu (Janus Istanbul, 2012)



mercredi 4 juillet 2018

Finans Gündem, 4.07.2018 :Fransız-Türk dostluğunun altın kalemi Gisele Durero-Köseoğlu konuştu

http://www.finansgundem.com/haber/fransiz-turk-dostlugunun-altin-kalemi-gisele-durero-koseoglu-konustu/1321961

Fransız-Türk dostluğunun altın kalemi Gisele Durero-Köseoğlu konuştu

Fransız-Türk dostluğunun altın kalemi Gisele Durero-Köseoğlu konuştu
04 Temmuz 2018 - 09:10www.finansgundem.com

Türk edebiyatseverler onu İstanbul üçlemesiyle, Mahperi Hatun ve son eseri Gürcü Hatun’la tanıyor. Bilmedikleri ise Türkiye’ye sevgisi, Türk tarihine olan hayranlığı…

SERAP SÜRMELİ – FINANSGUNDEM.COM
Güzelliği hem yüzünde hem içinde. Yürüyüşü, gülüşü, tarzı, tam bir Fransız hanımefendisi. İstanbul aşığı, Teşvikiyeli Fransız yazar Gisele Durero-Köseoğlu ile Harbiye’de buluşuyoruz. Bir bahçe kafede oturuyoruz. Hava mis, çaylar demli, bardaklar Ajda belli; yudumlarken konuşuyoruz…
Fransız – Türk dostluğunun büyük ve ünlü kalemini dinliyorum. Hayatının rotasını değiştiren Türk’ten, gönlünün sultanı eşi Taceddin Köseoğlu’ndan söz ediyor önce. Evlilik ve Türkiye’yi keşfediş… Bu ülkeyi nasıl candan sevdiğini, kullandığı kelimelere bakarak değil, sesindeki neşeden anlıyorsunuz. Küçük yaşta şiirle doğan edebi bir kalemin Fransa’da nasıl serpildiğini, ”Fransa Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Büyük Ödülü” getiren şövalye ruhun, “Palmes académiques” nişanının tutuşturduğu o roman aşkının bizim topraklarda nasıl yeşerdiğine şahit oluyorsunuz.
“Türklerde bile yok” dedirten cinsten Türk tarihine olan merakı, insanı hayret ettiriyor! Yüzyıllara koşuyor, derinlere dalıyor, kahramanlarını buluyor, çıkarıyor. Ama bunun için bıkmadan, usanmadan çalışıyor; araştırıyor, notlar alıyor, gidiyor, geziyor, görüyor. Gönül gözüyle… Bir asırdan diğerine izlerini soluyor, havaya giriyor. Bugün Türk edebiyatseverlerin, Fransızların, Yunanların heyecanla bekledikleri, bir solukta okuduğu ‘bu bir Gisele eseri‘ dedirten satırları hepimizi yakalıyor. Gizem, heyecan, sürüklüyor.
İtiraf etmeliyim, en büyük sırrı, hoşgörüsü ve samimiyeti. İki bayrak arasında ‘dostluk artırma köprüsü’ kurmuş ama bizden biri de olmuş. Lügatında Türk tarihi yok, ‘tarihimiz’ var. Zaten kendisi de, “Basılan bütün kitaplarım Türkiye hakkında. Türkiye’nin hem kültürünü, hem insanlarını tanıtmak benim için çok önemli. Çünkü Türkiye’yi çok seviyorum” diyor. 
Belli, dilden dile çevrilen o kitaplar ‘doldur, boşalt’ tekniği ile yazılmıyor. Üç günde bitirilip, dördüncü gün basılmıyor. Biri Mahperi diğeri Gürcü, iki ‘Hatun’a ayırdığı zamana bakın, tam 10 yıl. “Muhteşem Gisele” övgüsünü hak ediyor…
Mısır Çarşısı’ndan Şişli’ye, Boğaz’ın balıkçı köylerinden Galata’ya, Kadıköy’den Taksim’e, İstiklal Caddesi’ne, Çamlıca’dan Haliç’e, her taşının altından ‘imparatorluk’ fışkıran Dersaadet’e, Fransa Hükümeti tarafından resmi olarak ‘edebiyat öğretmeni’ olarak gönderilen Gisele Durero-Köseoğlu’nun kente kalbi duyguları o kadar sıcak, o kadar hassas ki ilk romanının konusu da adı da İstanbul…
Sadece evde çalışma odasında değil, metroda, kafede, aklına gelen her yerde yazdığını söylüyor Gisele. Çok etkilendiği, çok şey öğrendiği Yaşar Kemal’de duruyor! Öyle bir bakış atıyor, sevdasını öyle hissettiriyor ki mıhlanıp kalıyorsunuz. Kendinizi sanki ‘Nobel’i vermeyen jüri heyeti suçluluğu içinde’ sanıyorsunuz.  Yazar kalbiyle izlediği, eserlerini kaçırmadığı ikinci isim ise Ayşe Kulin.
Sohbetten detay çok. Kısa kesiyorum, sözü Fransız-Türk dostluğunun büyük yazarı Gisele Durero-Köseoğlu’na bırakıyorum. Ama mini bir sırrını paylaşarak. Yazmaya başladığı son romanı da köklü bir Türk ailesinin hikâyesi. 1204 yılında İstanbul’da başlıyor, Fransa Nice’de bitiyor. Hazır olun, ‘tarihimiz’e yeni bir yolculuk başlıyor… 
İLK ROMANIM 1980’Lİ YILLARIN İSTANBUL’UNU ANLATIR
- Biraz kendinizden bahseder misiniz?
Gisele Durero-Köseoğlu - Edebiyatla çok küçük yaşlarda tanıştım. Çocukluk hayalim yazar olmaktı. 10 yaşında ilk şiirimi yazdım. Hatta 16 yaşında da ilk ödülümü, Fransız Cumhuriyeti “Cumhurbaşkanı Büyük Ödülü” olarak şiir dalında aldım. Şiirden sonra roman yazmaya da başladım. Tabii ki şiir yazmayı bırakmadım, hâlâ yazıyorum.  Nice Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde Yüksek Lisans yaptım ve sonrasında edebiyat öğretmenliğine başladım. 1982 yılında, eşim Taceddin’le tanıştım ve Türkiye yolculuğum başlamış oldu. Birkaç kez Türkiye’ye geldim ve özelikle İstanbul’u çok sevdim. Tabi o yıllarda İstanbul’da Fransız okulları çoktu ve ben de İstanbul’da öğretmenlik yapmaya karar verdim. Bu arada 1983 yılında İstanbul’a gelmek için Fransa’dan izin istedim ve beni resmi olarak İstanbul’a gönderdiler. 1986 yılında da Taceddin’le evlendim. 27 ve 30 yaşlarında iki oğlumuz var.
-İlk romanınızın konusu neydi?
Gisele Durero-Köseoğlu - İlk romanım 1980’li yılların İstanbul’unu anlatır. İstanbul’dan Pencereler adıyla yayımlandı. İkinci romanım Mahperi Hatun için çok araştırma yaptım, çok kitap okudum ve Konya, Kayseri, Sivas, Eğirdir dahil birçok yere gittim.  Ama hem öğretmenlik yapmak hem araştırmaları sürdürmek hem de kitapta anlatacağım tarihi yerleri gezmek oldukça zordu çünkü bu kitap benim için çok önemliydi. Bu yüzden Mahperi Hatun kitabını yazmaya ara verip İstanbul Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan ‘’İstanbul’da Bir El Yazması’’ polisiye romanını yazdım. 
MAHPERİ HATUN’U YAZARKEN BEYŞEHİR GÖLÜ’NE GİTTİM, ÇOK ETKİLENDİM
-Tarihi roman yazmak için kaynaklar yeterli miydi?
Gisele Durero-Köseoğlu - Aslında çok fazla kaynak vardı. Romanı yazmak için İstanbul kütüphanelerini dolaştım. Bazen kaynaklar aynı şeyleri söylemezler. Başka kaynaklardan kontrol etmeniz gerekir. Ama hikâyenin geçtiği yerleri görmek istediğim için eşim ve çocuklarımla çok gezdik. Mesela Mahperi Hatun’u yazarken Beyşehir Gölü’ne gitmiştik ve orası beni çok çok etkilemişti.
-Devam kitabı yazmak zor mu?
Gisele Durero-Köseoğlu - Dediğim gibi Mahperi Hatun’u yazmam çok uzun sürdü ve 500 sayfaya yakın oldu. İki cilt yazmak zorundaydım bitirmek için. Onun için de ikinci kitabı yani Gürcü Hatun’u yazdım. Gürcü Hatun, Mahperi Hatun’un kitabının hem devamı gibi hem de ayrı okunabiliyor. Şunu da söylemek istiyorum, Gürcü Hatun’da daha değişik bir edebiyat yapmak istedim.
-Bundan sonraki kitap hazırlıkları başladı mı?
Gisele Durero-Köseoğlu - Çok açıklamak istemiyorum ama yeni kitabımı yazmaya başladım bile. Ama yine de küçük tüyolar vereyim. Yine tarihi bir roman ve köklü bir Türk ailesinin hikâyesi. 1204 yılında İstanbul’da başlıyor ve Fransa Nice’de bitiyor.
-Sizi en çok etkileyen romanınız hangisi?
Gisele Durero-Köseoğlu - Mahperi ve Gürcü hatun beni çok etkilemiştir. Çünkü bu kitaplar için senelerce çalıştım Toplam 10 sene uğraştım diyebilirim. Kaynakları önce Fransızca’ya çeviriyordum. Eski kaynaklardan tercüme inanın çok zordu.
-Kitaplarınız Fransa’da yayınlanıyor mu?
Gisele Durero-Köseoğlu – Evet. kitaplarım Fransa’da çıkıyor ama yalnızca internet üzerinden satılıyor. Hatta Gürcü Hatun’u Fransa’daki Ataturquie Yayınevi bastı. Gürcü Hatun Fransa’da bayağı satılıyor. Fransızların ilgisinden oldukça memnunum. İstanbul Üçlemesi’nin ilk romanı İstanbul’dan Pencereler Yunanca’ya çevrildi ve Yunanistan’da satılmakta.
Basılan bütün kitaplarım Türkiye hakkında. Türkiye’nin hem kültürünü, hem insanlarını tanıtmak benim için çok önemli. Çünkü Türkiye’yi çok seviyorum.
İSTANBUL ÜÇLEMESİ’NİN TASLAKLARINI BİR KAFEDE YAZDIM
-Nasıl bir ortamda yazıyorsunuz?
Gisele Durero-Köseoğlu - Ben Teşvikiye’de eski bir dairede oturuyorum ve çok şanslıyım ki bir çalışma odam var. Tabii ki yalnızca çalışma odamla sınırlı değil yazma alanım. Metroda, kafede her yerde yazabiliyorum. Mesela İstanbul Üçlemesi’nin taslakları bir kafede yazıldı.
Yanımda her zaman not aldığım bir defter bulunur. İlk başlarda zorlansam da bilgisayarın hayatıma girmesi yazma sürecimi olumlu etkiledi. Daha kolay araştırma yapabiliyorum, hangi belgelere nasıl ulaşabileceğimi biliyorum. Şimdi araştırma yapmak çok daha kolay. Tarihi roman yazmak gerçekten zorlu bir süreç. Okuyucuyu doğru bilgilendirmek, tarihimizi insanlara doğru anlatmak çok önemli bir konu bence. 
-Türkiye ve dünyada size ilham veren veya en çok etkilendiğiniz yazarlar hangileri?
Gisele Durero-Köseoğlu - Türk yazarlardan kesinlikle Yaşar Kemal ve ondan hem çok şey öğrendim hem de çok etkilendim. Hatta Yaşar Kemal’e o kadar hayranım ki 40 yaşındayken Nobel ödülü alması gerekirdi diye düşünüyorum. Yaşar Kemal dışında Ayşe Kulin’i çok seviyor ve eserlerini takip ediyorum.
Tabii ki dünya edebiyatından pek çok yazarı okuyorum. Lawrence Durrell bunların başında gelir. Özellikle Fransız edebiyatından çok etkilenmişimdir. 
 BİR SELÇUKLU DESTANI
Aşk ve Nefret...
Mahperi Hatun, eşi Alaeddin Keykubad'ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra oğlunun iktidarını güçlendirmek için Emir Köpek'le amansız bir çekişmeye girer. Genç Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Gürcü Hatun olarak nam salacak güzel Tamara ile evlenir. Anadolu'da geçici bir bahar havası eser. Ama bu fazla sürmeyecektir. Korkunç tehlikeler Selçuklu Devleti'nin üzerine çökmektedir.
Savaş ve Ölüm...
Emir Köpek'in gizli emelleri, Baba Resul isyanı, Moğol İstilası, Emir Karatay'ın uğraşıları...
Mutluluk ve Hoşgörü...
İktidar hırsı olmayan Gürcü Hatun mutluluğu dinde aramaktadır. Müslüman olduktan sonra huzuru Mevlana'nın müridi olmakta bulur ve Mevlana'nın ölümünden sonra onun türbesini yaptırır.
Mahperi Hatun ve Gürcü Hatun romanları Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu arifesinde Anadolu Selçuklu Devleti'nin son zamanlarını mercek altına alan tarihi roman olmalarının yanında bir sanat tarihi belgeselidir. Bir Anadolu destanıdır.
Tarihi roman sevenlerin keyifle okuyacağı Gürcü Hatun Romanı, 13. Yüzyılda Anadolu'da iz bırakmış kişiler ve gerçek olaylar üzerine kurgulanmış. Araştırmacı yazar Gisele Durero Köseoğlu ciddi, bir çalışma yapmış. 10 yılın üzerinde yakılan araştırmalardan bu eser ortaya çıkmış. 13. Yüzyıl üzerine yazılmış tüm yerli ve yabancı önemli kaynaklardan faydalanmış.
Romanın ilk cildinin kahramanları Alaeddin Keykubad ve Mahperi Hatun' un çocukları Gıyaseddin Keyhüsrev, Gürcü Hatun adıyla nam salacak Tamara ile evlenir, ikinci cilt onların yaşamlarını anlatmaktadır. Bu iki cilt ayrı ayrı okunabiliyor.
Anadolu Selçuklu Devletinin en parlak dönemi Alaeddin Keykubad'ın devridir. Moğol saldırıları imparatorluğu zayıflatır. Felaketler art arda gelir.
Yazar Gisele Durero Köseoğlu Orta Çağ’ın ilgisini çektiğini onun için Anadolu'nun 13. Yüzyılını araştırdığını ve bu dönemin çok önemli olduğunu ve Selçuklular’ın o zamanların dünyadaki en mutena medeniyetlerinden birini oluşturduğunu söylüyor. Onlar Anadolu'nun yollarını yaptırıp, kervansaraylarla donatmışlardı. Bu kervansarayların birçoğu bugün harabe halindedir. Alaeddin Keykubat din, dil, ırk farkı gözetmeden tüm Anadolu insanını eşit şartlar altında idare etmiş çok başarılı bir sultandır. Ama Gıyaseddin Keyhüsrev babasıyla aynı niteliklere sahip değildi. Hatta Osman Turan onun için ‘kifayetsiz biriydi’ der. Babası gibi uzlaşamayıp, Moğollarla ilişkileri bozmuş ve Anadolu Selçuklu Devletinin sonunu hazırlamıştır.
Dini hoşgörüyü öne çıkaran Mevlana'ya romanda önemli bir yer ayrılmış.
Yazar, romanı hakkında, tarihi bir roman olduğunu ve her zaman kurgunun tarihsel olaylarla örtüşmesini sağlamaya çalıştığını söylemektedir.
Ve bu konuda bayağı başarılı olmuş.
Ayrıca bu kitaplarda saray ve kervansaray mimarisi, zamanın günlük yaşamı, devletler ve insanlar arasındaki ilişkiler, kıyafetler, yiyecek ve içecekler üzerine değerli bilgiler var. Yazar, gündelik eşyaların tanımı için, özellikle Konya, Kayseri ve Sivas'taki müzelerde incelediği eşyalar ve tasvirlerde ya da tarih kitaplarındaki resimlerde gördüğü gerçek nesnelerden esinlendiğini ama yazdığının bir tarih kitabı değil, bir roman olduğunun altını çizmektedir.
Romanda tarihi olaylar ve tarihi karakterler hakkında her şey gerçek. Tarihsel karakterleri tanımlamak için, kaynakların bu kişiler hakkında söylediklerine saygı duyulmuş. Diğer karakterler romantik bir amaç için yaratılmış hayali roman kahramanları.
Gürcü Hatun’un ve Mahperi Hatun’un tarihsel olarak çok önemli rol oynadıkları kesindir. Çünkü o tarihlerde yaşamış kadınlar hakkında bilgi bulmak çok zordur. Ama bu iki kadının yaşamları ve aileleri üzerine bilgiler vardır.
Mahperi Hatun ve Gürcü Hatun bir destan veya bir trajedinin kahramanlarıdır. Onlar tarihin oyuncakları olan bütün kadınların sembolüdür.
Yazar romanı yazarken bu kadınlara özdeşleştiğini hissettiğini ve o zaman hakkında yazarken ön yargılarından kurtulmaya çalıştığını ve yıllardır Türkiye'de yaşamakta olduğu için, şu anda hoşgörüyle sıvanmış iki kültürlü olduğunu söylüyor. Amacının bugüne kadar edebiyatta oldukça küçük bir yer işgal eden ve onu büyüleyen bir dünyayı canlandırmak olduğunu ve Selçuklu Medeniyetinin büyüklüğünü göstermek için adeta Selçukluların bir tür destanını yazmak istediğini ilave ediyor.

samedi 2 juin 2018

Gezi rehberi : Côte d’Azur- Gisèle Köseoğlu ve Taceddin Köseoğlu




Okurum, Gezerim, Yazarım... Menton’dan Saint Tropez’ye Monaco, Nice, Cannes, Grasse…



Menton’dan Saint Tropez’ye

Monaco, Nice, Cannes, Grasse…

Roquebrune-Cap-Martin, Saint-Paul-De-Vence

Hauts-de-Cagnes, Juan-Les-Pins, Mougins, Fréjus…

Le Pan-bagnat, La Socca…

Menekçe, lavanta… Ve Parfüm,

Çiçeğiyle, mutfağıyla, zenginliğiyle, şehirleri ve

biblo köyleriyle…

İşte size mavisiyle, yeşiliyle…



GÜNEŞ, DENİZ VE IŞIK ÜLKESİ CÔTE D’AZUR.

Her Satırı Yaşandıktan Sonra Yazılmıştır.

Yuvarlak Dünyanın Köşeleri serisi ile şehri duyarak,

koklayarak, görerek ve hissederek yaşamanız için,

kitabınız, rehberiniz…